ŞEHİT AİLESİNE HABER VERMEK. ŞEHİT AİLESİNE HABER VERMEK. 2018-03-16 Saat: 14:58
     

ŞEHİT AİLESİNE HABER VERMEK!!!
Bir Albayın Kaleminden...

Siz hiç şehit haberi vermeye gittiniz mi ailesine?
Sabah daha mesaiye başlamadan bir mesaj düşer önünüze…
Yukarı köyden mahalleden Ahmet Oğlu Mehmet şehit düşmüştür. Gereği…
Ya Rabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da 
şu haberi vermesem! Ama giyersin tören üniformanı, 
bir kaç Mehmetçikle birlikte, 
hastaneden gelen ambulansı da alırsın arkaya, düşersin yola…
Vatandaş da öğrenmiştir artık, önde bir askeri araç arkada bir ambulans geliyorsa bir eve ateş düştü demektir…
Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin…
İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar…
Varırsın köye…
Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, aman bizim eve doğru gelmesin diye 
dua edildiğini neredeyse duyarsın…
Bütün köy donmuştur adeta, herkes büyülenmiş gibi izler seni, hangi eve gidilecek diye ızdıraplı bir merak sarar ortalığı…
Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, 
bacaklarının titremeye başladığını, 
elindeki bastondan güç alarak 
zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün…
Ayakların geri geri gider…
Bahçedeki çocuklar eve doğru koşar. 
Pencerelerde bir hareket başlar 
ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar, 
bir sana, bir arkanda yere bakan mehmetçiklere, 
bir de ambulansa bakar ve atar kendini yere…
Oğlu daha toprak altına girmeden 
o Ana düşer toprağın üstüne… 
Öyle bir vurur ki yere zelzele oluyor sanırsın… 
Konu komşu yığılır, bin feryat bin figana karışır, 
dersin ki kıyamet bu…
Kimi Ana, önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, 
son bir umutla yüzüne bakar 
“yaralı, yaralı değil mi komutan” der, 
başını öne eğersin, hiçbir şey diyemezsin, 
dizlerinin bağı çözülür, çökersin Anayla birlikte yere, 
o ağlar sen ağlarsın, gözyaşları birbirine karışır.
Hemşire elinin titremesinden, 
gözünün yaşını silmekten sakinleştiriciyi yapamaz bile…
Baba…
O babalar, fidan gibi evlatlarını feda eden o babalar… 
Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, 
acıya gark olmuş bir gururla, 
“Vatan sağolsun, vatan sağolsun şehit babasıyım ben.” 
dediğini duyarsın… Kimi içine akıtır gözyaşlarını, 
kimi donar kalır, kimi günlerce konuşamaz… 
Kimi dua eder kimi beddua… Kimi kendi saçlarını, 
kimi saçlarımızı yolar, ne şapka kalır başınızda ne rütbe omuzlarınızda, söker atar…
Asıl büyük kıyamet bir-iki gün sonra kopar…
Gerçekle yüzleşme günüdür. 
Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye… 
Tören mören hak getire…
Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinde oynar, 
ne protokol kalır ne düzen… Tekbir sesleri feryada karışır… 
Kimi evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum der, 
görmek istemez cenazesini…
Kimi de illede göreceğim der, 
gösteremezsin ki; ya yüzü yoktur ya da bacağı…
Bir üstteğmen elinde daha önce de okuduğu, 
sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur, 
“kanı yerde kalmayacak” der bitirir konuşmayı, 
tabuta sarılı analar, babalar, bacılar gardaşlar 
duymaz bile bunu, duysa da inanmaz…
Orada bir mezar, bir bayrak, bir Ana kalır…